ŞİİRLERİM

855978
bugünbugün49
dündün169
bu haftabu hafta839
bu aybu ay3466
tümütümü855978
216Dot73Dot217Dot47
 

1988 HAC HATIRALARI / K.H.

 Kutsal hac yolculuğu Hatıraları (1988)

 Gönlüm hep arzulardı hacca gitmek isterdim,

Maddi imkanım olsa bir gidebilsem derdim.

 

Maddiyata kalırsa hiç gidemem diyordum,

Görevli gitmek için çok ümit besliyordum

 

Hacca gittiğimi  hep rüyada görüyordum,

Rüya tabirlerini bilenden soruyordum.

 

Meğer bu rüyaların büyük hikmeti varmış,

Bu yolculuğa çıkmak rüya ile başlarmış.

 

Peygamber çağırmamış dediler ki gidilmez,

İltimas yollarını benim gibiler bilmez.

 

Ümitsizlik içinde yazıp dilekçe sundum,

Mülakat listesinde ne büyük şans okundum.

 

Aklıma bir şeyler geldi bir ara,

Yazdım hocam Mehmet BEKẬR’a.

 

“Sanadır hocam bu arzuhalim,

Dilekçe değil bir dilek ola,

Satıp hacca gitsem yoktur ki malım,

Dilekçe vermişim çıkmışım yola.

    

İstedim gideyim mübarek yere,

Merkezden görevli sayman olarak,

Belki gitse Kamil kemale ere,

Ölürsem içimde kalmasın merak. 

 

Günah yüküyle belim iki kat,

İmtihanda beni bükmeyin daha,

Senden umarım dua, şefaat,

Duam budur benim yüce Allah’a.    

 

Çağrılınca ancak gidilir derler,

Çağıran kimdir bunu bilemem,

Günahkar çağrılsa beni isterler,

Hakkım yok ise bir hak dilemem.

 

Bildirdim size tüm gerekçemi,

Kervancı kervana katar mı bilmem,

Makama varan bir dilekçemi,

Bakıp bir kenara atar mı bilmem.

 

Kalemim yazar yazma desem de,

Gayrıya göre ha yok ha varım,

Gitsem de yazacak gidemezsem de,

Hepinize selam saygı sunarım.

 

Mülakata gitmeyle bu yolu yarı sandım,

Mülakattan çıkınca gitmeye tam inandım.

 

Merkezden görevliydik önceydi gidişimiz,

Hacı gelene kadar zordu bizim işimiz.

 

                      Rize’den hac görevi için hareket

 

25 Haziran da Rize’den uğurlandım,

Ağlayanlara baktım dönmeyeceğim sandım.   

 

Yanıma almış idim yiyecek ve kap kacak,

Bir aylık zaman için kuracak idik ocak.

 26 Haziran 988

Diyanet merkezinde hazır bulunmuştuk biz.

 

Buradan hepimize verdiler yüzer dolar,

Bundan başka verilen şemsiye ve çanta var.

 

Hep okundu listeler hazırdı arabalar,

Bir çoğunun yanında uğurlayanları var.

 

Bir telaşlı topluluk cenaze vardır sandık,

Dönmeyecekmiş gibi hüzünle uğurlandık.

 

Araba kornaları ve sallanan o eller,

Esiyordu arkadan elveda diyen yeller. 

 

Kavurucu sıcaktan her yer olmuş sapsarı,

Geçmek kolay mı sandın art arda Toros’ları.

 

Urfa’da bir gün konaklama

 

O peygamberler şehri Urfa’da bir gün kaldık,

Bu tarihi şehirden biz de nasibi aldık. 

 

Mancınık direkleri halen daha duruyor,

Bunları gören sanır Nemrut hüküm sürüyor.

 

Ateşe attırmıştı İbrahim peygamberi,

Allah bir bahçe kılmış onun düştüğü yeri.

 

Hala orada mevcut duruyor balıklı göl,

Bahçenin her yanına dolaştırılmış bir kol.

 

Oradadır camisi o Halil-ur Rahmanın,

Canlı tarih görürsün gezmek isterse canın.

 

Bur da geçen olaylar yapar zihinde yankı,

Burda ki harabeler Nemrut’un hali sanki.

 

İbrahim peygamberin büyüdüğü mağara,

Merhametini bana hatırlattı bir ara.

 

Halen daha yaşıyor merhametli huyuyla,

İnsanları suluyor soğuk, temiz suyuyla.

 

Tüm görünen manzara etkiliyor insanı,

Peygamber ayağıyla şereflenmiş her yanı. 

 

Ayakların sağlamsa gezebilir isen gez,

Peygamberler şehrinde bir gün gezinmek yetmez.

 

Burda görülenleri anlatamayız tek tek,

Nasibimizi aldık yolcu yoluna gerek.

 

O muazzam sıcakta yol yakar sıcak yakar,

Kur-an sohbet fıkrayla zaman su gibi akar.

 

                              Habur hac tesislerine uğrayış

 

Suriye hudut boyu uzun zaman yol aldık,

Habur tesislerine istirahata kaldık.

 

Diyanet Vakfı burda muazzam tesis kurdu,

Irak’a karşı bunlar temsil ederdi yurdu.

 

On binlerce hacıya bir günde hizmet verir,

Konaklayan hacılar hacetini giderir.

 

Şişirme yatakları burda verdiler bize,

Sanki bu yataklarla gidecektik denize.

 

Türkiye’den çıkmayı istemezdi canımız,

Köprüden karşı taraf değildi vatanımız.

 

Sanki bir düşman gördük yüreklerimiz hoplar,

Irmağın karşısından çevrilmiş bize toplar.

 

Hudut olan köprüyü geçerken baktım geri,

Uğurladı bizleri köprüden Türk askeri.

 

Irak’ın gümrüğünde arabalar dizildi,

Arama uzun sürdü beklemekten bezildi.

 

Artık burdan öteye Türk parası geçmiyor,

Bir şey almak istersen Iraklı “Dinar” diyor.

 

                             Bağdat’a varış

 

Irak’ın toprakları Türkiye’den çok sıcak,

Güzelim Bağdat şehri açmıştı bize kucak.

 

Biz Bağdat’a ulaştık sabah zamanı erken,

Gözümüz çok şey gördü biraz kalalım derken.

 

Mezhep imamımızdı meşhur İmam-ı Azam,

Kabrinin bulunduğu camisi çok muazzam.

 

Caminin olduğu yer şehrin en sakin yeri,

Caminin yapılışı bir sanat şah eseri.

 

Caminin yakınında arabalar park etti,

Civarda dolaşan halk derhal bizi fark etti.

 

Gurbetten gelmiş gibi karşıladılar bizi,

Çevremizi kuşattı Bağdat’ın kadın, kızı.

 

Görülmezdi onlarda dilenci gibi bir hal,

Kimi yazma soruyor, kimi zeytin, kimi bal.

 

Kimi bir battaniye, kimi elma soruyor,

Samimi bakışları bizi kardeş görüyor.

 

Kerküklü olanları bizden çekinmiyorlar,

Bizi hoşbeş ediyor, biz kardeşiz diyorlar.

 

Gözün hep kadın görür sokaklarda gezerken,

Savaşta yetim kalmış çocukları sevecen.

 

Çalışırken askerdir esnafının ekseri,

Uzun süren savaşlar azaltmış erkekleri.

 

Yiyecekler çok ucuz, her şey var pazarında,

Fakir görünüyorlar insanlar nazarında.

 

Şehrin mazisine bak, ilim saçmış her yanı,

Şehre değer katmıştır Abdul Kadir GEYLANİ.

 

Suskunluğun yersizdir yükselsin senden feryat,

Dünyada inci şehir yaşayan ölü Bağdat.

 

Yatsıdan sonra çıktık güzel Bağdat’tan yola,

Çok sıcak Kerbelậ’da gündüz verilmez mola.

 

                             Kerbelâ’ya varış

 

O tarihi Kerbelâ bir çöplüğü andırır,

O susuz camileri yürekleri yandırır.

 

Hazreti Hüseyin’in  bakımsızdı türbesi,

Türbesinde duyulur yalnız ağlama sesi.

 

Pislenmiş yere insan nasıl koyar başını,

Kullanmayanlar azdır burda secde taşını.

 

Bu türbenin yanında yine büyük türbe var,

Hazreti Muhammed’in amcası burda yatar.

 

Bu türbenin içinde yatan Hazreti Abbas,

Bir sahip bekliyordu Kerbelậ tutuyor yas.

 

Sokaklar pis bakımsız, şehrin suları akmaz,

Halkı şiidir diye Saddam buraya bakmaz.

 

Kadın gördüm sokakta çocuğuyla yatıyor,

O acıklı halleri bu şehri anlatıyor.

 

Kadın kendinden geçmiş, azalarını salmış,

Sokağın kenarında bir ölü gibi kalmış.

 

Annesinin yanında beş yaşlarında bir kız,

Öyle yatışı var ki görünmez hayattan iz.

 

Umursamıyorlardı dolaşanlar meydanda,

Yüzü sinekle kaplı, biberonu bir yanda.

 

Uzun zaman seyrettim gözlerim hep yaşardı,

Yanılmışım, meğerse hayattan izler vardı.

 

Şii millet Saddam’la galiba bela buldu,

Kerbelậ’nın halinden yüreğimiz burkuldu. 

 

                             Ar’ar’a  varış

 

Aşırı sıcaklarla ulaşmıştık Ar’ar’a,

Burdan öteye geçmez “Dinar” denilen para.

 

Üçsüz bucaksız çöller, bir yanda kumdan dağlar,

Yolcuların haline sanki seraplar ağlar.

 

Ar’ar’da tüm eşyalar didik didik arandı,

Burayı arkadaşlar kabirden bir an sandı.

 

Tüm hap kutularından bütün haplar döküldü,

Yepyeni arabada tüm vidalar söküldü.

 

Reçeteler okundu, kitapları aldılar,

Esrarı bulabilen köpekleri saldılar.

 

Saatlerce kalmıştık herkes sabırsız bekler,

Her tarafı aradı maharetli köpekler.

 

Bu dehşetli sıcakta uzun bir müddet kaldık,

Muameleler bitti pasaportları aldık.

 

Büyük bir sevinç ile buradan yola girdik,

Tekbir, tehlil, telbiye bundan sonra getirdik.

 

Kat edilen yolları tüm herkes unutmuştu,

Ceddimizin kokusu burnumuzda tütmüştü. 

 

Hala silinmemişti ceddimin at izleri,

Çöllere tahakkümü mağrur etti bizleri.

 

Öyle çöller geçtik ki görünmez sağı solu,

Ceddim Medine’ye dek döşemiş Tren yolu.

 

Büyük bir iman ile fethe  duymuştu gerek,

Buraları fethetmiş at üstünde giderek.

 

Osmanlı gelmemişti burayı almak için,

Gelmişler bu beldenin hadimi olmak için.

 

Çöl ateş püskürtüyor, bütün nebatlar yanmış,

Araba dayanmıyor atlar nasıl dayanmış.

 

Benim aziz ceddimin yoktur dünyada eşi,

Onların imanları söndürmüştü güneşi.    

 

Hep mola veriyorduk acıktığımız zaman,

Bagajlar açılıyor, mutfak oluyor her yan.

 

Bir çok uğrak yerinde vardır Türk lokantası,

Her lokantada tavuk yemeklerin alası.

 

Arabanın içini soğutur klimalar,

Arabadan inenler meşrubatlara dalar.

 

Soğuk su içmek için buz doldurduk bir kaba,

Klimalar durunca yanıyordu araba. 

 

                                   Medine’ye geliş

 

Hava sıcaklığından kaynıyordu kanımız,

Hüseyin GÖBÜT Bey’di kafile başkanımız.

 

Gerçekten doğru imiş çok bilirdi çok gezen,

Araba sorumlumuz sekreter Cemil ÖZEN.

 

Zamanla yarışırken Medine’ye yaklaştık,

Kralın sarayını tepede gördük şaştık.

 

Bir tepenin üstünü kral tüm saray yapmış,

Bunca ihtişam nedir, sanki saraya tapmış.

 

Medine’ye garaja akşam üstü kavuştuk,

Hareme ulaşmaya taksi derdine düştük.

 

Taksi tutup ulaştık peygamberin yanına,

İnşallah kusur olmaz onun yüce şanına.

 

Peygamberin mescidi Osmanlı’nın eseri,

En güzel imar etmiş Osmanlılar bu yeri.

 

Hala yaşıyor sanki mihrabı durur yanda,

Olağan üstü bir hal burda olur insanda.

 

Gözünle görüyorsun fazla düşünme derin,

Büyük bir lütuftur bu önünde peygamberin.

 

Makamında niyazda hep asık durur başlar,

Burda durmak bilir mi gözlerden akan yaşlar.

 

Hemen oracıktadır cennetin bir bahçesi,

Sanki ruhunu okşar peygamberinin sesi.

 

Günahın sevabınla makama varıyorsun,

Kabrine yaklaşmaya bir delik arıyorsun.

 

Çok ümmet gelmiş ama burda peygamber tekdir,

Herkesin tek amacı ileriye gitmektir.

 

Bir mıknatıs gibidir ümmetini çekiyor,

Sanki ümmetlerine “Koynuma girin” diyor.

 

Gözlerden akan yaşlar, çığlıklar bağrışmalar,

Günahlar unutulmuş, hiç kimse etmiyor ar.

 

O’na kavuşma zevki bütün ruhlara sınmış,

O’nun şefaatine tüm nefisler sığınmış.

 

Ya Muhammed biz sana uzaklardan inandık,

O kadar mutluyuz ki seni yaşıyor sandık.

 

Günlerce yol kat ettik günah yükümüz kat kat,

Dergahına yüz sürdük senden umduk şefaat.

 

Bastığın  o topraklar gezindiğin mekanlar,

Kurban olsun onlara benim gibi insanlar.

 

Makamında kılınan iki rekâtcık namaz,

Bin rekat olsa bile ümmetine yine az. 

 

Makamında yüzümü yıllarca sürsem yere,

Gözümden akan yaşlar çoğalıp olsa dere.

 

Etlerim hep erise sızlansa kemiklerim,

Senin şanına layık yalvarmayı dilerim.

 

Sana layık bir ümmet olmak istiyorum ben,

Dünyalara bedeldir bana “ÜMMETİM” demen.

 

Şefaatsiz bırakma peygamberim diyeni,

Makam-ı Mahmud’una Allah yüceltsin seni.

 

Gerçekten ümmet olan senden nasibi alır,

Seni Allah övmüştür insanlar aciz kalır.

 

Benim ceddim Osmanlı beldene hizmet etmiş,

Sana hizmetçi olmak dünyada en şanlı iş.

 

Ziyaretine gelen misafirindir senin,

Her an zemzemi hazır ziyarete gelenin.

 

Müminlere kanattır dışta kapalı alan,

Her an emniyettedir burda misafir kalan.

 

Akşam ve yatsı kıldık buradan uğurlandık,

Ayrılık hasretinden sıcaklık gibi yandık.

 

                               İhram giyişimiz

 

Hemen döndük garaja ayakta aldık gusül,

İhramı giymek için hacda böyledir usul.

 

Elbiseden arındık sanki giydik kefeni,

Mahşere gidiyorduk başlayan hayat yeni.

 

Artık Lebbeyk çağırın, bu yolda boş durulmaz,

İhram giyildi artık düzensiz oturulmaz.

 

İhram için Mikat’ta abdest alıp dua et, 

Mikat’taki camide hacca edilir niyet.

 

Temettü yapacaktık çünkü görevliydik biz,

Yer tespiti işiydi hacdaki görevimiz.

 

Erkekler hiç giyemez dikişli elbiseyi,

Kesemez koparamaz yeşil bitki, her şeyi.

 

İhramlıya Mikat’ta başlıyor bir çok yasak,

Cinsi ilişki asla, yasak öpmek okşamak.

 

İhramlıyken bunlardan her an kaçınmaya bak,

Yasaklardan biride ihramlıyken avlanmak. 

 

                                    Mekke’ye varış

 

Mekke’nin hududunda bakılır pasaportlar.

Bu yerin adı Ten’im, burada garajlar var.

 

Bundan sonra her şeyi görür gözlerin ayan,

Mekke’ye hiç giremez dini “İslam” olmayan.

 

Bundan sonraki yollar geldi bize dolaşık,

Biraz sonra maşuka kavuşacaktı aşık.

 

Heyecan sardı bizi soluklaştı nefesler,

Lebbeyk ve  Telbiyeden kısılmıştı hep sesler.

 

Daha yaşanmamıştı böyle mutlu bir zaman,

Dağlar kadar oluyor zerre kadar bir iman.

 

Garajları dönünce soluklar sıklaşıyor,

Bu büyük heyecanı ilk gidenler yaşıyor.

 

Ne zaman ki göründü Beytullah minaresi,

Tansiyonla beraber yükseldi Lebbeyyk sesi.

 

Artık oturamadık, hep kalktık heyecandan,

Bütün Türk işçileri el sallıyor bir yandan.

 

Herkes selamlıyordu o yüce Beytullahı,

Kalplerle bile diller zikrediyor Allahı.

 

Kalacağımız mekan idi Ecyad-Mesafi,

Eve taşınıp sonra yapacaktık tavafı.

 

Karar verdik anlaştık belirlendi yerimiz,

Odalara taşındı bütün valizlerimiz. 

 

                      Tavaf a gidiş

 

Umre tavafı yaptık, Temettüydü Haccımız,

Öyle sevinçliydik ki güneş oldu tacımız.

 

Et ve kemik gibiydik Beytullah’la o anda,

Pervaneler gibiydik dönüyorduk meydanda.

 

Yıllardır hiç görmeden sana karşı yöneldik,

Affımızı umarak işte yanına geldik.

 

Kalbimin kıblegậhı, Allah’ın evisin sen,

Hep umutlarla gelir sana misafir gelen.

 

Yüce Rabbim; suçumu itiraf ediyorum,

Günahlarımla geldim, affet beni diyorum.

 

Sana yalvarmayı da gerçekten beceremem,

Beni sen affetmezsen affına hiç eremem.

 

Yedi değil bin kere Beytullah’ı döneyim,

Aşkına kandır beni yanıp yanıp söneyim.

 

Güneşinden daha çok sen aşkınla beni yak,

Kefen giyip gelmişim baş açık yalınayak.

 

Gizlediğim şeyleri biliyorsun benden çok,

Gazabını kuşatan rahmetinden bana dök.

 

Dergahına yüz sürdüm bitmeyen ümidim var,

Affından büyük değil işlediğim günahlar.

 

Aff olmak ümidiyle evine geldik elbet,

Büyüklük şanındandır, bizleri kul kabul et.

 

Sanadır hep duamız, sanadır niyazımız,

Gelecekte nasıldır bilmem alın yazımız.

 

Belki bir daha ya Rab gelemeyiz bu yere,

Masiyete dönmeye fırsat verme bizlere.

 

En mübarek beldedir bulunduğumuz zemin,

Günahları yıkasın şu mübarek zemzemin.

 

Zemzemin kuyusuna tavaftan sonra indik,

Zemzem içmek serbestti çok aşırı sevindik.

 

O kadar çok ki zemzem yıkamak yetmez yüzü,

Çatlarcasına içtik, yıkadık üstümüzü.

 

Burada serinledik, gücümüz arttı coştuk,

Safa Merve arası yedi sa’y yapıp koştuk.

 

Bu arada koşmaktan sızlıyordu ayaklar,

Hervele yapmak için iki yeşil direk var.

 

Say’ımızı bitirdik, ihramdan çıkmak gerek,

Herkes saç kesiyordu ben berberim diyerek. 

 

Saçları kısaltınca ihramları çıkardık,

Bundan sonra hizmette hacılar için vardık.

 

Annesi bir Türk olan binbaşının evinde,

Ekip olarak kaldık biz bu hac görevinde.

 

Kadında sen erkekte yapacaktık her işi,

Bir oda da kumpanya olmuştuk dokuz kişi.

 

Mevlüt, Ömer, İbrahim, Abdullah’la Muammer,

Ahmet, Celal ile ben diğeri de İskender.

 

Arkadaşlar anlaştık kumanyaları kattık,

Mutfak işi yapmanın burda zevkini tattık.

 

                              Kayıp ve karşılama bürosu

 

Büro Başkanı olan Marmaris’in müftüsü,

Bilal POLAT Bey idi bölgenin sorumlusu.

 

Rütbeler Türkiye’de olmuştuk kardeş gibi,

Zekeriya, Recep  bey kiralama ekibi. 

 

Biri de Halit KORKMAZ İzmir Merkez vaizi,

Alçak gönüllüğüyle çok memnun etti bizi.

 

Uçak hacılarına bakıyor Halit KORKMAZ,

Kara hacılarından uçak hacıları az.

 

Altı tane araba her bir kafilede var,

63 Kafileydi bölgemizde hacılar.

 

                   Ekipteki arkadaşlar

 

Canla başla çalıştık burda afacan gibi,

Oluşturmuştuk burda bir yıldırım ekibi.

 

Bu ekibin başında Ömer Macit geliyor,

Arkadaşlar Ömer’e Domates şeyhi diyor.

 

Pazarcı olmalıydı bunun yanında kalan,

Her şeyden bir numune Ömer’di satın alan.

 

Bir sakal bıraktı ki yaşı gösterdi yetmiş,

Günahlardan arınmış zemzemle gusül etmiş.

 

Muğla Milas memuru Abdullah İNPINAR’dı,

Hatıra anlatmaya özel çabası vardı.

 

Sakarya-Karasu’nun memuru İbrahim GÜL,

Cinsinden pek bulunmaz çok yakışıklı bir kul.

 

Sakallı Ahmet AKGÜL memuru Türkeli’nin

Güzel bir fıkrası var dökülen saç telinini.

 

Çok ağırbaşlı idi kendini saygın gördük,

Fıkra gereği ona “kerpetenci” diyorduk.

 

Muammer YAĞCIOĞLU Ordu-Ünye memuru,

Büyük soba hastası gidip almış bir sürü.

 

Ordu-Fatsa memuru meşhur Mevlüt Çalışkan,

Güreşçi zannederdi ona uzaktan bakan.

 

Saygı gösterilecek muhterem bir zat idi,

Geriye hiç bakmadı evinden azat idi.

 

Kemahlı Ahmet AVCI, Karslı Mehmet Gölceğiz,

Dokuz kişi olarak ekip oluşturduk biz.

 

İskender TOSUN vardı zikirden gitmiş sesi,

Hep arazi olurdu uyuturdu herkesi.

 

Mehmet KUNTBİLEK ile Niğdeli Celal BAYLAK,

Çok fazla çalıştılar, gres yağı yakarak.

 

Merkezden ve taşradan gelen tüm arkadaşla,

Hacı yerleştirmeye çalıştık canla başla.

 

                     Ten’im garajından kafile taşıma

 

Hacıların evini öğrendik bir haftaya,

Ondan sonra başladık kafile taşımaya.

 

Ta Ten’im garajından aldık kafileleri,

Öğrenmiştik önceden yatacakları yeri.

 

Hep kafile taşıdık beş gün gece ve gündüz,

Uykuyu kaldırmıştık, yarı aç, yarı susuz.

 

Görevin şuurunu herkes kendince anlar,

Görev yapanlardan çok, görevden kaytaranlar.

 

Kontrol etme işine yeter mi insan gücü,

Her oda da klima, her katta soğutucu.

 

Hacılar yorgun argın inerler arabadan,

Taşınıp yerleşmeye zaman geçer aradan.

 

Yerleşme işlerinde bir çoğu anlaşamaz,

Her çeşit insan vardır, kimisi kürt, kimi lậz.

 

Kimi halis niyetle yapmak ister ibadet,

Kiminde ibadetten öncelikli ticaret.

 

Olabilir burada hac ibadeti satan,

Belki de olabilir namaz kılmadan yatan.

 

Kimi kurban kesmeyip oruç tutarım diyor,

Kimi çarşı- Pazarı gidip tavaf ediyor.

 

Kadın gösteriliyor hurma sorana bazen,

Peşin ceza görmüyor mübarek yerde azan.

 

Hacılar görevliye çıkışır her zaman sert,

Öğlenin sıcağıyla kokulu su büyük dert.

 

Atıf Bakkal bırakmaz bizi yoğurtsuz, susuz,

Rize kafileleri burda yakın komşumuz.  

 

Burda dostları görmek en büyük arzu emel,

Bir aile gibiydik mevcuttu tüm personel.

 

Mutfağın işlerinden kim demiş kadın anlar,

Burda var kadınlardan iyi yemek yapanlar.

 

Sular sıcak akıyor yıkanmak değil sorun,

Tuvaletle banyoyu burda bir yerde görün.

 

Su tankerle taşınır, musluk devamlı akar,

Mevcuttur her köşede soğuk su, meşrubatlar.

 

Marmara gemisini andıran şakaya bak,

Uyurken yatakların havasını kaçırmak.

 

Hasta olmak istersen veya bulsan bahane,

Sağlık ocağı çoktur, merkezdedir hastane.

 

Kuyruk var jeton için, kuyruk var kabinlerde,

Arap olan esnaflar Türklerle kalmış derde.

 

Yabancı esnafların yarısı kadar varlar,

Fazla fiyat soranı “Yallah” deyip kovarlar.

 

Elli yıl İngilizler sömürdüler bu yeri,

Arapça’nın yanında İngilizce dilleri.

 

Beş yüz yıl burda kaldık, dost bilmiyorlar bizi,

Çünkü öğretemedik onlara dilimizi.

 

Osmanlı besliyordu burada yüz bin asker,

Kalesi ve kışlası sanki bizi kurtar der.

 

Türkler tünel işlemiş Mekke’nin her yanını,

Geçmişte sahibiydi, korumuştu şanını.

    

Burda yaşayanların yabancıdır bir kısmı,

Arap’tan gayrisinin “Acem” söylenir ismi. 

 

Afganlı, Buhara’lı, bir kısmı de Yemen’li,

Bilmiyorduk halkını bizden çeşit bu denli.

 

Ekseriya buranın büyük zengin halkı var,

Fakirler sokaklardan pepsi kutusu toplar.

 

Burda bir çok erkeğin birden fazla eşi var,

Peçeli kadınları peçe altından bakar.

 

Erkekler eşlerini fazlaca kıskanırlar,

Halkın kadınlarına baktığını sanırlar.

 

İslam’a saygıları bunların bizlerden az,

Kanunlardan daha çok bunlar bir şeyden korkmaz.

 

Genci, yaşlısı gezer son model arabayla,

Bazıları Mısır’dan eş alırlar parayla. 

 

Kim sağlıyor sorarsan iç güvenliği eğer,

Jandarma acımasız, polisi fistan giyer.

 

Herkesin arabada mevcuttur seccadesi,

Esnaf dükkanı kapar duyunca ezan sesi.

 

Sudan’lı, Yemen’liler temizler sokakları,

Üç yüz riyalden fazla aylık alsalar bari.

 

Hac mevsiminde burda insan akar sel gibi,

Ebu Cehil’in evi en çok alır nasibi.

 

Her milletten insanı burda tanırsın tek tek,

Endonezyalılardır sanki beyaz kelebek.    

 

Fakirlerin halinden ancak fakirler anlar,

Tünel, köprü altında bini geçer yatanlar,

 

Sokaklarda yatanlar, dilenen dilenciler,

Hata yaptıysan eğer onlara sadaka ver.

 

Tırnakları ojeli, dudağı boyalı var,

Kol kola çiftler gördüm balayına çıkmışlar.

 

ihram giyer çocuklar, bacaksızlar, kolsuzlar,

Buradan eksik olmaz cüzdan çarpan yolsuzlar.

 

Bu kadar hacı için Mekke şehri çok dardır,

Yine sıkıntı olmaz, bir çok hikmetler vardır.

 

İnsan sel gibi akar, yine Beytullah dolmaz,

Milyonlarca insan var, ekmek hiç eksik olmaz.

 

Dağlarda taş yalayan hayvanları çok semiz,

Suları hiç kesilmez, sokakları tertemiz.

 

Sıcak çok fazla ama insana dokunur az,

Doymak niyeti ile zemzem içen acıkmaz.

 

O mübarek Beytullah hiçbir dakka boş kalmaz,

Hacer-ül Esved taşı öpmeye geliyor az.

 

Kadın-Erkek polisler giren herkesi arar,

Devamlı gözetliyor yüksekten kameralar.

 

Direk aralarında mevcuttur pervaneler,

Yatıp dinleneceksen burası müsait yer. 

 

Tavaflarda  dönersin kadın erkek yan yana,

Ne hikmettir bilinmez nefis yoktur insana.

 

İnsana hiç gelmiyor burda çektiği zahmet,

Altın oluk hacıya sanki akıtır rahmet.

 

Kabe-i Muazzama her hafta kokulanır,

İp çekerek Beytullah zaman zaman yıkanır.

 

Yedi minaresi var, sanki nur direkleri,

On dokuz kapısından giriliyor içeri.

 

                             Arafat’a çıkış

 

Arefe günü oldu Arafat’a taşındık,

Hava çok sıcak idi, ancak çadırda dindik.

 

Mina’da üç gün için, Arafat’ta bir günlük.

Belirleyip hacıya çadırlarını sunduk,

 

Her taraf kayalıktı, sıcaktan her yer kızgın,

Çadırlara çekildi bütün hacılar bezgin.

 

Arasat’ı andırır, Arafat dağı sanki,

Güneş bir mil inmiştir mahşeri yapar yankı.

 

Hizmete sunulmuştur tırlar dolusu buzlar,

Soğuk su içmek için herkes bir buz omuzlar.

 

Piknik tipi bir yemek verdi burda Diyanet,

Onu alıp dağıtmak oldu bin türlü zahmet.

 

Bunu dağıtmasalar daha iyi olurdu,

Daha çok günah oldu herkes söylenip durdu.

 

İğdeler büyütülmüş, Arafat yeşillenmiş,

Peygamber “Kıyamete” bunu alamet demiş.

 

Büyük tarihi mescid burda Mescid-i Nemre,

Burda ki yarım saat bedeldir tam bir ömre.

 

Yüksekte kayalıklar tüm hacılara bakar,

Burada musluk vardır el ayak görür akar.

 

Bu sıcakta çadırdan çıkanlar ölür dedik,

Çadırda vakfe yaptık Nur dağına gitmedik.

 

Dışarda dolaşılmaz, çadırlara çekildik,

Öğle ve ikindiyi birleştirerek kıldık.

 

Güneş batmak üzere çözüldük yavaş yavaş,

Öyle bir manzara ki sanki başlamış savaş.

 

                       Müzdelife’ye gidiş

 

Sabahlara dek sürdü göçe benzeyen iniş,

İkinci vakfe için Müzdelife’ye gidiş.

 

Burası şeytan için taşlar toplandığı yer,

Akşamla yatsı burda kılınırlar beraber.

 

Yapılır burda vakfe tan yeri ağarırken,

Sabah namazı kıldık vakfeden daha erken.

 

                                Minay’a varış

 

Güneş doğmadan burdan hareket var Mina’ya,

Trafik çok sıkışık kimisi gider yaya.

 

Şeytanlara gitmeden izdihamla ver savaş,

Akabe cemresine gidip attık yedi taş.

 

Mina’daki sinekler fazla ısıran sinek,

Yedi arkadaş ortak kurban kestik bir inek.

 

İslam Bankası kesti altı yüz bin kurbanı,

Dedik kendimiz kesip görelim akan kanı.

 

Kendin kestin kurbanı kavurma yenir elbet,

Arka ayaktan aldık on kilo kadar bir et.

 

Kurbanlar hep  üst üste fakir fukara alır,

Almakla bunlar bitmez büyük bir kısmı kalır.

 

Güneşin sıcağıyla her taraf leş kokuyor,

Dozerler kalanları çukurlara döküyor.

 

Akşam döndük Mekke’ye pişirdik kavurmayı,

Ziyafet hazırladık, üstüne içtik çayı.

 

Ertesi günü gidip yedişer taşı attım,

Üçüncü gün sabahı kırız geçirip yattım.

 

Taşlarımı atmaya vekil ettim arkadaş,

On saat serum aldım doğruldum yavaş yavaş.

 

Dördüncü gün Mekke’den ayrılmalar başladı,

Hızla geçen zamanlar birazcık yavaşladı.

 

Öyle sevinç vardı ki sanki oluyor düğün,

Gidenler Medine’de kalacaktı sekiz gün.

 

Uğurladık hüccacı biz arkadan yollandık,

İki Ağustosu biz ikinci bayram sandık.

 

Gurbetten dönen gibi herkesin eşyası var,

Sekiz boş koltuk doldu, bagajlar gelmişti dar.

 

                              Memlekete dönüş

 

Yirmi üç otuz idi ayrılık saatimiz,

Arabaya yerleştik iyiydi rahatımız.

 

Zaman nasıl bu kadar tez geçti diye şaştık,

Mektep başkanlarıyla görüşüp helậlleştik.

 

Elvedalar Mekke’ye elveda Beytullah’a,

Tekrarı nasıp olsun duamız bu Allah’a.

 

Üç Ağustos günüydü sabah saat sekizde,

Medine’ye kavuşma sevinci vardı bizde.

 

Bir gün ancak burada eyledik istirahat,

Buradan yollanınca gece ikiydi saat.

 

Dönerken uğrağımız Ar’ar, Kerbelậ, Bağdat,

Geliyordu bizlere yol uzamış iki kat.

 

Dört Ağustos gecesi ulaşmıştık Ar’ar’a,

Çok beklettiler bizi uyku çektik bir ara.

 

Köprüyü geçtik ancak geldik diye inandık,

Habur’a ulaşınca eve gelmişiz sandık.

 

Diyanet tesisleri bizim için hazırdı,

Buraya ilk bizimle birkaç araba girdi.

 

Giderildi hacetler, dileyen aldı gusül,

Bandrolleri yatırdık arandık alelusul.

 

İşlemler tamamlandı burdan koyulduk yola,

Zarar geliyor bize yolda verilen mola.      

 

Adana’da Pozantı çok muazzam bir yerdi,

Buradaki tesisler mola için değerdi.

 

Bir an önce evine herkes gitmek diliyor,

Şehrine ulaşanlar görüşüp ayrılıyor.

 

Ankara’ya varmadan arabamız boşaldı,

Karadenizlilerle merkezdekiler kaldı.    

 

Yedi Ağustos günü garajlara ulaştık,

Doğu Karadenizli dört tane arkadaştık.

 

Gece ikide bindik ayrıldık görüşmeden,

Bilet arama işi olmuştu buna neden.

 

Heyecan artıyordu gelmek istiyorduk tez,

Ulaştık Giresun’a köprüler geçit vermez.

 

Birkaç köprü yıkılmış bu ne şanssızlık dedim,

Giresun terminalde on bir saat bekledim.

 

Köprüler geçit verdi kavuştum memlekete,

Allah nasip eylesin yine böyle gurbete.                 1988

 

Kamil HOŞOĞLU     Kafiyeli Hoş Hatıralar Kitabından        

Paylaşım ...

 Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. O hayydır, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (Hiçbir şey O’na gizli kalmaz.) O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar, O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.

Hadis-i Şerif

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"iman bakımından müminlerin en mükemmeli, ahlâkça en güzel olanlar ve ailesine en güzel davrananlardır."
Aişe radıyallahu anha. Tirmizî.

Bir Ayet ve Anlamı

zann


Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler.Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler.  Birbirinizi karalamayın,  Birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne  kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir. HUCURAT;11
 
Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının.Çünkü zannın bir kısmı günahtır.Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın.Birbirinizin gıybetini yapmayın.Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İştebundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.   HUCURAT ;12

Kafiyeli Veciz Sözler

Yapraklar çok meyve az, bu doğanın yasası,
Çok söz, az iş üretmek insanların hatası.

Büyük nasihatine her zaman gerek vardır,
Sözü altın olanın sükutu intihardır.

Eğer işi düşerse birinin  insanlara,
İnsan avlamak için en iyi yemdir para.

Get more Joomla!® Templates and Joomla!® Forms From Crosstec
Design Downloaded from free Joomla templates | free website templates | Free PSD Files | Funny Soccer Videos.