





![]() | bugün | 676 |
![]() | dün | 360 |
![]() | bu hafta | 2416 |
![]() | bu ay | 7629 |
![]() | tümü | 903671 |














Son zamanlarda Rize’de hükümet meydanında düzenlemelerin yapılacağı,
Atatürk heykelinin bulunması gereken Valilik binası önüne taşınacağı duyumları vardı.
Meydanın alt yapılarının düzenleme çalışmaları başlayınca Atatürk heykelinin naklinin olacağı düşüncesiyle birileri atağa geçip geçmişte var olduğunu ispatlamaya ve yeniden inşasına çalıştıkları bir türbe gündemde. Yazışmalar devam etmektedir. Geçmişte böyle bir türbe yoktu asla diyemem.
Ben olaya başka bir pencereden bakmak istiyorum.
Sayın Cumhurbaşkanımız Atatürk heykelini bir şeyh türbesi yaptırtmak için kaldırttı algısını yaratmak, aleyhinde kamuoyu oluşturmak, gündemi meşgul etmek, kaos çıkarmak için güzel bir enstrüman olduğunu düşünüyorum.
Çünkü bu zat Karaman’a gitmiş, Karaman’da adına bir türbe var, Çamlıdere’de yaşamış ve orada ölmüş, adına burada da bir türbe var. Bu iki türbe ayni zata ait. Demek ki Rize’de de dikmişler türbesini. Alevi ileri gelenlerinden Sarı SALTUK’a ait ayrı devletlerde altı adet türbe olduğu bilgisi vardır. (Bir rivayete göre 12 dir). Birçok alevi büyüklerinin mükerrer türbeleri vardır. Müslümanları kabirlerden yönetmek isteyen Hıristiyanların Türbeciliğe önem verdikleri ve bu kültürün Alevilikte baba türbesi, dede türbesi diye revaç bulduğu bilinmektedir.
Bir yandan bakarsanız dini duyguları canlı tutmak için bir araç olarak gösterilmek istense de bir yandan baktığınızda bir rant kapısı, bir yandan baktığınızda Kur’ana muhalif olarak kabirlerden medet ummak suretiyle İslam itikadını bozmak olarak görülmektedir. Kafkas cumhuriyetlerinde bulunan Müslüman devletler Şii ve Alevi ağırlıklı Müslümandır. Müslümanları en kolay dini inançları üzerinden sömürebilirsiniz. Çünkü Müslümanlar her şeyden önce Dinlerine çok değer verirler. Bir kişiye ait mükerrer türbeler belli bir amaca hizmet etmektedirler. Rize’de yüzyıllar sonra ayni isim ile bir türbe olması belli kesim tarafından sevildiğini işaret etmektedir.
Osmanlı arşivinde Rize ile ilgili bir kaç kayıtın tarihi ve konusu o zamanki halkımızın tarikatçılık konusunda cedelleştiği hususunda beni düşünmeye sevk etmiştir. Siz düşünür müsünüz bilmem?
Şöyle ki;
1- -Tarih: 02/R /1274 (Hicrî) Dosya No:91 Gömlek No:94 Fon Kodu: A.} MKT. MVL.
Rize Kazası'ndaki mescidin hatibi Ahmed Baba'nın uygunsuz halinden dolayı hatiplikten tardı.
2---Tarih: 07/R /1274 (Hicrî) Dosya No:92 Gömlek No:39 Fon Kodu: A.}MKT.MVL.
Rize Kazası'nda kain mescidin hatibi Ahmed Baba'nın hilaf-ı şer-i şerif sabit olan hareketinden dolayı hitabet cihetinin üzerinden refi ile yerine başkasının tayini.
3-Tarih: 06/R /1274 (Hicrî) Dosya No:119 Gömlek No:78 Fon Kodu: A.}MKT.DV..
Kadiri Tarikatından Hacı Ahmed Efendi'nin Rize'de inşa eylediği Kadiri Dergahı'na mesciddir diyerek kapatılmak üzere yapılan müdahalenin men'i.
4---Tarih: 11/Ca/1274 (Hicrî) Dosya No:303 Gömlek No:29 Fon Kodu: A.}MKT.UM..
Kadiri Şeyhlerinden Hacı Ahmed Efendi'nin Rize'de inşa ettiği dergaha müdahale edenlerin men edildiği.
5---Tarih: 13/R /1276 (Hicrî) Dosya No:377 Gömlek No:55 Fon Kodu: A.}MKT.UM..
Kadiriye Tarikatı'ndan Şeyh Hacı Ahmed Baba Efendi'nin Rize'de inşa ettirdiği Zaviye'ye taamiye verilmesi.
6---Tarih: 26/Z /1276 (Hicrî) Dosya No:118 Gömlek No:16 Fon Kodu: A.}MKT.MVL.
Sinob'da sürgünde bulunan Kadiriye Meşayihi'nden Hacı Ahmed Efendi'nin karışıklık çıkarmamak kaydiyla Rize'ye avdetine izin verildiği.
Demek ki halkımızın tarikatçılığa o dönem bir tepkisi olmuştur.
Osmanlının son dönemlerinde, Cumhuriyet kurulmadan, ortamın en karmaşık ve belirsiz zamanlarında İngilizlerin, mason örgütlerinin istediklerini yapabilmekte, belge tanzim etmekte sanki bir sıkıntıları vardı. Eğer böyle bir sıkıntıları olsaydı altı adet Şeyhülislam mason olmazdı. Bir padişah mason olmazdı.
Birkaç yıl önce Diyanetin ileri gelen Eğitim üst düzey elemanlarından biri Rize’de konferans veriyor. Konferansın sonunda “Osmanlı ruhunun yeniden yeşereceğini anlatmak için şöyle diyor.” Kabirden bir el çıktı. İstanbul’u İşaret etti. Kalp gözü keşfe açık olan zatlardan birisi gördü”. İstanbul yine bizim olacak, Osmanlı ruhu hakim olacak . Halen kabirden çıkan ellerin bizi yöneteceğine inanan en üst düzey din adamlarımız Kur’an’a inanmadıkça, önemli addedilen ayni zat için her şehrin meydanına bir türbe yapılması normal değil mi?
GEL GELELİM BU ÖNEMLİ ZATIN KİMLİĞİNE ;
Şeyh Ali SEMERKANDİ hazretleri. Bu önemli zat hakkında tarihi kaynaklardan aldığımız bilgiler şöyle; Moğol istilasıyla ateşe verilip, tahrip edilen Semerkand Timur zamanında yeniden hayat buldu. Timur, bu şehri 1365’te devletinin başkenti yaptı. Şehir, 1499’da Özbeklerin, 1868’de de Çarlık Rusya’sının eline geçti. Komünist ihtilalinden 1930’a kadar Özbekistan’ın başkentidir.
Şeyh Ali Semerkandî, Hicrî 720 / Miladî 1320 yılında İsfahan’da doğmuştur. Babası Yahya Efendi’dir. İkinci Halife Hz. Ömer’in torunlarındandır Küçük yaşta Kur’ân-ı Kerim’i ezberledi ve çeşitli kıraatlere göre okumasını öğrendi. Tahsilini Semerkant’ta tamamladıktan sonra Buhara’ya giderek Alâeddin Buharî’nin talebesi oldu ve dinî ilimler ile tasavvufta kemale erdi.
Kendisine “Mekke’ye doğru” denilince harekete geçerek yolculuğa çıkıp Mekke’ye kadar gelmiş. Mescid-i Haram’da 14 yıl İmam-Hatip olarak görev yapmış.
Medine-i Münevvere’ye giderek Peygamber Efendimiz (S.AV.)’in kabrinin bulunduğu Ravza-ı Mutahhara’da 7 yıl türbedarlık yapmış.
Ayrıca Şam, Kudüs ve Irak’ta ilim, irşat ve öğretim faaliyetlerinde bulunmuş.
Daha sonra bu mübarek zat, Hz. Peygamber ( S.A.V.)’den aldığı manevî bir işaret üzerine Rum diyarı olan Anadolu’ya hareket etmiş.
Beraberinde bulunan velilerin her birini ilgili yerlere yerleştirip, kendisi de Konya’ya gitmiş.
Karaman, Bozkır ve benzeri yerlerde ikamet ederek gerekli irşat görevlerinde bulunmuş.( Karaman’da da Şeyh Ali SEMERKANDİ adına bir türbe bulunmaktadır.)
** Konya ve çevresindeki hizmetlerini tamamlayıp Alanya yoluna düşmüş ve Alanya ve havalisini denetiminden sonra Alanya’dan ayrılmış. Uzun bir yolculuğun ardından önce Çankırı’ya, sonra da Karabük’e bağlanan ve o zamanki adı “Örenşar” olan Eskipazar’a gelmiş. Burada, onun kerametinin bir eseri olarak, duasıyla yerden bir su çıkmışmış. O suyun ulaştığı yerde meydana gelen başları ve karınları beyaz “Sığırcık Kuşları” ziraî mahsule zarar veren haşaratı yok etmişmiş.
Bu arada Osmanlı Devleti’nin başkenti Bursa idi. Bursa’da ekili alanları çekirge sürülerinin işgal etmesi üzerine, halkın çaresiz kaldığını duyan Şeyh Ali Semerkandî, yanında bulunan bu mübarek sudan bir miktar o bölgeye göndererek, çekirgelerin yok olmasını sağlamışmış. Padişah bu iyilik karşısında onu Bursa’ya davet etmişmiş. Şeyh Ali Semerkandî’nin Bursa’ya teşrif etmesinin ardından Padişah Murat Hüdavendigâr, bu büyük zatın yanı başında vezir olarak bulunmasını istemişmiş. Çünkü onu çok beğenip, sevmişmiş. Ancak her ne teklif ettilerse Şeyh Ali Semerkandî, bunların hiçbirine iltifat etmemiş. Yalnız Padişah’tan yöre halkının vergi ve askerlikten muaf tutulmasını istemiş. Padişah da bir ferman yazdırarak bu isteği kabul etmişmiş. ve bu sayede İstiklâl Harbi yıllarına kadar Çamlıdere Bölgesi’nden vergi alınmamışmış, askere giden olmamışmış.
Şeyh Ali Semerkandî, Bursa’daki işinin ve görevinin sona erdiğini anlayınca, vedalaşıp buradan ayrılarak Örenşar’a dönmüş.
Örenşar’da Sadeyaka Köyü’nün “Şeyhler” mahallesine bitişik topraklarda bulunan mübarek suyun yanına gelen Şeyh Ali Semerkandî Örenşar’dan ayrılmış.
Şeyh, Ankara’nın Kızılcahamam ilçesine bağlı Çatak Köyü’ne gelmiş. Çatak’ta ihtiyaca cevap verecek bir caminin bulunmadığını görmüş. Kısa bir sürede caminin (Cuma Camii) yapımını tamamlamış.
O zamanlarda Çamlıdere küçük bir köydü. Şeyh Ali Semerkandî, önce Yayalar Köyüne gelip yerleşmiş, daha sonra ise derenin karşısındaki Kuzören/Kuzviran yakasına geçerek burada ikamet etmiş. Şeyh Ali Semerkandî’nin ismine atfen buraya “Şeyhler” adı verilmiştir.. “Şeyhler” ismi, asırlarca buranın adı olarak kalmış, daha sonra ise Çamlıdere olarak değişmiştir.
Hicri 862 / Miladi 1458 yılında, yaklaşık 142 (Hicri) yaşında vefat eden Şeyh Ali Semerkandî, Çamlıdere mezarlığının orta yerine defnedilmiştir. Türbesi hâlen burada olup, halkımızın ziyaretine açıktır.
Başka bir açıdan Şeyh Ali SEMERKANDİ için yazılanlar ve tenkidlerim;
ŞEYH ALİ SEMERKANDİ HZ. (K.S.)
1320 (H.720) senesinde İsfehan'da doğdu. Babasının ismi Yahyâ olup, hazret-i Ömer'e dayanır. Çok zekî ve pek akıllı idi. Küçük yaşda Kur'ân-ı kerîmi ezberledi ve muhtelif kırâatlere göre okumasını öğrendi. Genç yaşında; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde pek yüksek derecelere kavuştu. Mekke-i mükerreme, Medîne-i münevvere, Şam, Kudüs, Irak, Semerkand, Çamlıdere gibi pekçok beldelerde İslâmiyeti öğretmek, emr-i mârûf nehy-i münker yapmak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmek için dolaştı.
Ali Semerkandî, tahsîlini tamamladıktan sonra, Mekke-i mükerremeye gitmişmiş. Kâbe-i muazzamada yıllarca imâmlık yapmışmış.
(Tenkidim; Kabe’de imamlık yapacak kimse bulamadılar da mi Semerkand’dan gelen biri 14 sene imamlık yaptı. Türki cumhuriyetlerdeki Müslümanlar Şii Müslümanlardır. Onlar zaten Hz. Ali taraftarı oldukları için hicaz bölgesinden göçe zorlanmışlar. Kendilerine düşman olan bir bölgeye geleceksin ve 14 sene Kabe’ye imamlık yapacaksın?)
Mânevî bir işâret ile Medîne-i münevvereye gelmişmiş. Orada Resûlullah efendimizin mübârek türbelerinde yedi sene kadar türbedârlık hizmetinde bulunmuşmuş.
*Bir gün rüyâsında, Peygamber efendimizin kerîmeleri Fâtımâ vâlidemizi görmüşmüş. Rüyâda; "Yâ Ali! Resûlullah'ın huzûruna git. Seni mânevî evlatlığa kabûl buyuracak!" demişmiş. Ali Semerkandî uyanınca, hemen Resûlullah'ın mübârek huzûruna koşmuşmuş. Mübârek kabrinin karşısına geçip, diz üzerinde edeble oturup başını önüne eğerek, murâkabe hâlinde beklemeye başlamışmış. Bir müddet sonra Ravda-i mutahheradan Resûlullah efendimizin; "Buyur yâ Ali! Seni mânevî evlâdım olarak kabûl ettim. Kıyâmete kadar bu mûcizem bâkî kalsın. Yâ Ali! Öyle bir beldeye git ki, fakirlikleri sebebiyle beni ziyâret edemeyen ümmetim, seni ziyâret etsinler. Sen benim evlâdım olduğun için, sana yapılan ziyâreti bana yapılmış gibi kabûl ederim." mübârek sözlerini işitmışmış.. Bu sözleri, büyük bir zevk ile dinleyen Ali Semerkandî hazretleri, sevincinden ağladı ve cenâb-ı Hakk'ın verdiği bu nîmetten dolayı şükür secdesi yapmışmış. Anadolu'ya gitmesi gerektiğini anlamış ve hemen harekete geçmişmiş..
(Tenkidim; İnsanları türbelere taptırmak için uydurulan menkıbedir. Peygamber, bir kişiye senin kabrini ziyaret edeni benim kabrimi ziyaret etmiş kabul ederim demiş olması mümkün mü? Bu o kişiyi peygamber kabul etmek değilmidir?)
Ali Semerkandî, bugünkü Ankara'nın Çamlıdere havâlisine gelmişmiş. Oradaki insanların çok fakir olduğunu görerek, işâret buyurulan yerin burası olduğunu mânevî keşf ile anlamışmış..
** Bulunduğu bölgeye ilk geldiği günlerde, köylülerin sığırlarını otlatacak çobanları yokmuşmuş. Ali Semerkandî onlara; "Sığırlarınızı otlatabilirim. Bu işten dolayı sizden ücret talep etmiyorum." Buyurmuşmuş.. Köylüler bu habere çok sevinmişmiş. Köylerine yeni gelen bu zâta demişmişler ki; "Biz, sığırlarımızla birlikte, buzağılarını da otlattırmak istiyoruz. Eğer buzağıların, annelerini emmeden otlamalarını sağlarsan memnûn oluruz." O da kabûl etmişmiş.
Ertesi gün inekleri ve buzağıları bir arada otlatmaya götüren Ali Semerkandî, otlak yerinde sığırlara dönerek; "Ey inekler ve buzağılar! Akşama kadar berâberce otlayınız. Yalnız buzağılar, annelerini emmesin, anneler de yavrularını emzirmesin!" demişmiş.
Bu söz üzerine, akşama kadar inekler buzağılarını emzirmemişmiş. Buzağılar dahî annelerini emmek için uğraşmamışmış. Akşam merak içinde bekleyen köylüler, ineklerin memelerini süt ile dolu görünce hayretten şaşırıp kalmışmış.. Ali Semerkandî hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu ve onun büyük velîler arasında yer aldığını anlamışmışlar.
(Tenkidim; Bir insana kutsiyet yüklemek için inekle konuştuğunu söylemek, ineklerin, buzağıların, onun emrine uymasını iddia etmek zamanımızdaki insanların inanacağı bir şey midir?)
** Ali Semerkandî, bir gün kırda sığırları otlatırken, bir kurdun, bir öküzü öldürmek için hazırlandığını görmüşmüş. Hemen yanlarına varıp, kurda; "Ey kurt! Bu öküzü öldürmek için kimden izin aldın?" deyince, kurt dile gelip; "Ey Allahü teâlânın sevgili kulu! Bu öküz benim nasîbimdir. Allahü teâlânın izni ile bunu öldürüp yiyeceğim." Demişmiş. O da; "Ey kurt! Öküzün sâhibine durumu anlatayım. Haberi olsun ki, bize bir kabahat bulup dil uzatarak âhiretini yıkmasın. Bugün müsâade et, yarın gel." Buyurmuşmuş. Kurt, peki diyerek oradan ayrılmışmış.. Akşam durumu öküzün sâhibine anlatmışmış. Fakat öküzün sâhibi, Ali Semerkandî hazretlerinin büyüklüğünü idrâk edemiyenlerden imişmiş. Onun bu anlattıklarının olamayacağını söyleyerek, ertesi gün öküzü yine göndermişmiş. O gün kurt, yine gelip öküzün başına dikilmişmiş. Hâdiseyi tâkib eden Ali Semerkandî, kurdun yanına gelip; "Mâdem ki yiyeceksin, hiç olmazsa derisini delik deşik etme de, sâhibinin işine yarasın!" demişmiş. Kurt, öküzü öldürüp, derisine zarar vermeyecek şekilde etini yemişmiş. Akşam, öküzün yerine derisinin geldiğini gören öküzün sâhibi, doğruca Ali Semerkandî'nin yanına koşup, durumu sormuşmuş.. Hâdiseyi öğrenince, inanmayıp Ali Semerkandî'ye uygun olmayan sözler söylemişmiş ve ertesi günü kâdıya şikâyet etmişmiş. Kâdı, her iki tarafı dinledikten sonra, Ali Semerkandî hazretlerine; "Şâhidin var mı?" diye sormuşmuş. O da; "Orada bu hâdiseyi gören ağaçlar ve kayalar şâhidimdir." der demez, hâdisenin geçtiği bölgeden bir gürültüdür koptu. Kayalar ve ağaçlar harekete geçmişmiş , kâdı efendinin bulunduğu yere doğru geliyormuşmuş. Herkes korkudan kaçmaya başlamışmış. Bunun üzerine Ali Semerkandî hazretleri; "Ey kayalar ve ağaçlar! Olduğunuz yerde durun!" buyurunca, durmuşlar. Kâdı ile dâvacı ve inanmayan kimselerin hayretlerinden akılları gideyazdı. Ali Semerkandî'nin büyüklüğünü kabûl edip, onun talebelerinden olmuşmuşlar.
(Tenkidim ; Bir kişiye kutsiyet vermek için, kurtla, öküz ile konuştuğunu söylemek, ağaçların, kayaların şahitlik için mahkeme meydanına gelmeye çalıştığını, Ali Semerkandinin emri ile yerlerinde durduklarını söylemek o kişiye ilahlık sıfatı addetmek değil midir?)
** Yaz mevsiminde, kadınlar tarlada ekin biçiyorlardı. Oralarda sığır otlatan Ali Semerkandî, namaz vakti girdiği hâlde abdest tâzeleyecek bir su bulamamışmış. Âsâsını yere vurarak; "Çık, yâ mübârek!" deyince, yerden gövde kalınlığında bir su çıkmışmış. Sular, hızla meyilli arâzide etrâfa yayılırken, kadınlar bağırmaya başlamışlarmış: "Su çıkarmanın da zamânı mı? Ekinlerimiz sular altında kalacak..." Bunun yanısıra, Ali Semerkandî'ye hakâret dolu sözler ettiler. O da suyun çıktığı yere bakarak; "Ey mübârek su! Ne çıktığın belli olsun, ne de aktığın!" buyurmuşmuş. Bu söz üzerine suyun çıktığı yer, kuyu ağzı gibi olup hareketsiz kalmışmış.
(Tenkidim; Asayı yere vurup gövde kalınlığınca su çıkarmak, sonra da akışını durdurmak sözüne bugün hangi beyni olan inanır. Bir insanın yapabileceği işmi bunlar)
** O târihlerde Osmanlı pâyitahtı olan Bursa'da bir çekirge âfeti olmuşmuş. Her tarafı çekirge kaplamış, mahsûlleri ve çiçekleri harâb etmiş idi. Bu âfetten kurtulmak için, zamânın zirâatçılarından çâre soruldu. Yapılan bütün araştırmalardan bir netice alınamayınca, âlimlere ve velîlere haber gönderildi. Bu çekirge âfetinden kurtulma çâresinin ne olduğu soruldu. Bu haber, Çamlıdere'de yaşayan Ali Semerkandî'ye de ulaştı. Ali Semerkandî hazretleri, dağda asâsıyla çıkardığı sudan bir mikdâr Bursa'ya göndermişmiş. Bu suyu, zarar veren haşerâtın bulunduğu bölgeye dökmelerini tenbih etmişmiş. Suyu Bursa'ya götürüp çekirge âfetinin bulunduğu bölgelere azar azar dökmüşmüşler. Çok kısa bir zaman içinde çekirgeler kaybolmuşmuş. Mahsûller, bitkiler, çiçekler çekirgelerin istilâsından böylece kurtulmuşmuş.
** Pâdişâh, Bursa'nın çekirgelerden kurtulmasına vesîle olan Ali Semerkandî'yi Bursa'ya dâvet etmişmiş. Ali Semerkandî Bursa'ya geldiğinde, Pâdişâh ona çok izzet ve ikrâmlarda bulunmuşmuş. Pek fazla iltifât edip, Bursa'da kalmasını arzu etmişmiş. Fakat Ali Semerkandî, nâzik bir ifâdeyle Bursa'da kalamıyacağını, bu ümmetin fakir olup, Resûlullah efendimizi ziyârete gidemeyen insanların bulunduğu bölgede kalmak istediğini bildirmişmiş. Bunun üzerine Pâdişâh, bir istekte bulunmasını arzu etmişmiş. Ali Semerkandî de; "Çamlıdere havâlisindeki tebanız çok fakirdir. Onları, askerlik ve toprak kirâsı mükellefiyetinden muaf tutmanızı arzu ediyorum." buyurmuşmuş. Pâdişâh derhâl bir ferman yazdırarak, bundan sonra Çamlıdere havâlisinde bulunan kimselerin askerlik yapmayacağını ve toprak kirâsının alınmayacağını bildirmiş. O günden, İstiklâl Harbi sıralarına kadar Çamlıdere bölgesinden vergi alınmadı ve askere giden olmadı.
Netice olarak diyorum ki; Siz siz olun. Acem palavralarına inanmayın. Bunları bu zat için hep başkaları uydurmuştur.
Size Allah Kur’an diye bir kitap göndermiştir.
Aklını kullanmayan bir kişi, batıl şeylere inanmaktır işi.
İman dediğin şey aklı olanlarda var,
Aklını kullanmayanın üzerine pislik yağar.
Bu dünyada türbelerden medet umanlar,
Şirk içinde olduklarını kabirde anlar.
4.10.2016 K.H.
Hadis-i Şerif ; Müminler, birbirine karşı sevgi ve merhamette, bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut huzursuz olup onun tedavisi ile meşgul olunduğu gibi, müslümanlar da böyle birbirine yardıma koşmalıdır. Buhari
Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir. Ali imran 110
Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır. Ali imran 104